3 Ekim 2012 Çarşamba

Cemil İpekçi


İstanbul doğumlu Cemil İpekçi “Royal Academy of Art” Desen bölümünden 1971 yılında mezun oldu. 1972-75 yılları arasında hazır giyim üzerine stilist olarak çalışan İpekçi, 1975 yılından itibaren de kendi moda evini kurarak, özgür tasarımlarını Tzagane isimli butiğinde gerçekleştirmeye başladı. 

 Cemil İpekçi, 1979 yılında Tzagane’ı Nis’e de taşıdı ve 1984 yılına kadar İstanbul’da ve Nis’ de olmak üzere iki butik birden çalıştırdı. 

 Cemil İpekçi’nin bundan önceki son on yıl içinde gerçekleştirdiği bütün tasarımları Eski Anadolu Uygarlığı’nın izlerini taşırken, 1984’ de yeniden İstanbul’a dönüşünden bugüne değin yaşattığı tasarım evi Haute Couture ile çağdaş gece modasına şaşırtıcı bir dönüş yaptı. 90’ lı yıllarda ise yeniden özüyle buluştu ve etnik çalışmalarına ara verdiği geçiş dönemi, 1992’de “Suzeni” ile sona erdi. 

 Haute Couture, içeri adımınızı attığınız andan itibaren duvarları kaplayan Türk motiflerinden, Anadolu’ nun kimbilir hangi yöresinde ve sayfasında özenle izlenmiş perdelerinden, banyosundaki yonca armatürlerine kadar her türlü dekoratif ayrıntıya ışığını gösteren “geçmiş tutkusunu” yansıtmaktadır. Mekan, koleksiyona yansıyan nostaljik ifadelerin, İpekçi’nin kafasındaki Anadolu metninin artistik yapı taşları olduğunu ifade etmektedir.

 “Elbise giyinme, örtünme fantazisidir” diyen İpekçi, moda hakkındaki görüşlerini şöyle açıklıyor.“Giyinirken insan her şeyden ve herkesden önce kendini tatmin etmelidir. Sokaktaki insanı, şık bir kalabalığı ya da silüeti çizilmiş bir çağdaş tarzın teorik bekçilerini değil, kendisini memnun etmelidir. Giyim, güne nasıl uyandığın, neler hissettiğin, hüznün ve neşenle ilgili olarak değişkenlikler, süprizler taşımalı. İnsanlar hep beraber bugün ne giyeceklerine karar veriyorlar. Ya da hep birlikte belli renkler taşıyorlar vitrinlere doğadan”. 

 İpekçi, 90’lı yıllardaki geri dönüşünün sebebini ise şöyle açıklıyor: “Çağdaş dünya yanlızca modada değil, sanatın bütün kollarında kişiyi körleştiren bir dünya, zamanla yarışılan az zamanda çok iş peşinde koşulan ve renklere, çizgilere ticari kaygılarla bakılan, gitgide işlevsel olmaya zorlanan bu dünya, tarihiyle güzel ve anlamlı. Hele Anadolu!... O kadar çok uygarlıkla çarpışmış ve onlarla enginleşmiş ki, öyle dipsiz ve ulaşılmaz bir kuyu ki ondan vazgeçmek delilik!...

 Örtünmeyi, resimden, şiirden, bir Bizans penceresinden, eski İstanbul evlerindeki perfojelerden farklı görmüyorum. Sanat esinlerle, anılarla yüklüdür. 
 Eğer podyumlarda otantik bir rüzgar estiriyorsam, onun yönünü, yerini ve gücünü doğru saptamak gerektiğine inanıyorum. 

 Doğu bir masal kadar güzeldir ve benim yapmaya çalıştığım, bu masalı dinletebilmek için onu çağdaş sözcüklere dökmektir... Benim sözcüklerim kumaştır, renktir, çizgidir... 

 Giysilerimle kendimi ifade ediş şeklim, geçmişten günümüze kurmaya çalıştığım gerçek temelli ve zarif bir köprüdür.”